ŞİİR
22/11/2008 -Kategori: DENEMELER
Zannederiz ki, şiir öteden beri bazı kayıtlarla beraber; "vezinli, kafiyeli söz" diye tarif olunur. Bu tarifin sebebi; tabiatın manzum sözü, mensur söze ve kafiyeli nazmı kafiyesiz nazma tercih etmek istidadında bulunmasından ileri gelmiştir. Yoksa, şiirin mutlaka kafiyeli ve vezinli olması için gerçek bir sebep yoktur.
Manzum söze örfte şiir diyoruz. Çünkü bu isme en çok layık görülecek çekici sözler nazım arasında bulunabilir.
Biz genel olarak beliğ sözlere edebiyat demekle beraber, bunların en çok beliğ olanlarına şiir diyoruz. Manzum veya mensur olmasını kastetmiyoruz. Bununla beraber şiir denilebilecek bir sözün mensur olmasına nispetle, manzum olmasından daha çok zevk duyduğumuzu itiraf eyliyoruz.
Biz şiiri nazım ve nesre umumileştiriyoruz. Onlar nazma tahsis ediyorlar. Bu tahsis yayılmış. Şiir denildiği zaman, vezinli ve kafiyeli söz hatıra geliyor. Halbuki, öyle vezinli kafiyeli sözler var ki; şiir olmak şöyle dursun, bayağı edebiyattan bile sayılamaz. Bilakis, öyle mensur sözler de var ki, nice manzumeden üstün bulunuyor.
Tabiatın bu konudaki temayüllerine dikkat etmek kafidir. Dünyada şiirsiz adam olamaz. Şiir ümit gibidir. Şu kadar var ki, herkesin şiiri kendi zevkine göre olur. Vezin, kafiye yokken de şiir vardı. Hiç nutuk (söz) olur da şiir olmaz mı? Bu halde, şiirin nazma tahsisinin yeni çıktığı anlaşılmaz mı?
Bizim tarif etmeye çalıştığımız şiir, tabiidir. Şiire vezinli, kafiyeli söz demek, sun'i olur. Bu konuda tabiilik, sun'ilikten önce gelir. Çünkü insanın hiç beğenmeyeceği bir söz manzum olabilir. Aksine, pek beğenebileceği bir söz de mensur bulunabilir. Ötekine şiir demeğe, berikine dememeğe neden mecbur olsun? Bu, zevke ait bir keyfiyettir. Hangi sözü şiir olarak telakki ediyorsa, bu adı ona verir. Kendisince hiçbir meziyeti olmayan sözlere, sadece manzum olduğu halde şiirden saymamakla beraber edebiyat bile dememek elindedir.
Burada dikkat edilecek olan nokta şudur ki, belagatle pek münasebeti olmayanlar, mesela bir beyiti görür görmez "Bu şiir değil, edebiyattan bile değil". Demekte tedbirli olmalıdırlar. Çünkü o beyit şayet gerçekten şiir ise, bu iddia utanmayı gerektirir. Her halde, gerçek fikir üzerine hüküm vermeğe çalışmalıdır.
Bu ifadelerden maksadımız, "Bundan böyle şiir kelimesini vezinli kafiyeli söz manasında kullanmayalım". Demek değildir. Tabii şiirin neden ibaret olması gerekeceğine dair haddimizce bir fikir vermeğe çalışmaktır. Şiir dediğimiz vakit; yerine göre tabii manasını, yerine göre örfteki manasını kastetmekte hürüz.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YARINA İNANMAK
22/11/2008 -Kategori: DENEMELER
YARINA İNANMAK
Sevgi, inanış, güven, acıma, saygı gibi varlığımızı ilgilendiren türlü insanlık duygularının bozulmadığı her devirde ve her yerde sanat ve edebiyat ciddiye alınmış, değer taşımıştır. Ciddiye alınmayan gerçek sanat hiçbir yerde gösterilemez. İkinci savaş sonrası kuşaklarına giren yazarların çoğu, ciddilikten yoksundur. Ünü ucuza mal etmek yüzünden çocuk denecek yaşta olanların bile ağıza alınmaz deyimlerle yüz kızartacak sözde şiirler düzmeye, iri iri laflar ederek eleştirmeler yazmaya kalkıştıklarını görmedik mi? Bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlının "dünya sanatında" diyerek eleştirmesine başladığını okuyunca dünyanın avuca sığacak kadar küçüldüğünü görerek içim burkulmuştu.
Bizim bildiğimiz medeniyetler sanatı ve edebiyatıyla ölçülür. Eski Yunan medeniyetinden sanatını ve edebiyatını kaldırınız, geriye ne kalır? Yirminci yüzyıl Türk medeniyeti, her halde yukarıdaki anlatmaya çalıştığım bu çeşit eserlerle kurulmayacak. Şairlerimizin, eleştirmecilerimizin, bir kelime ile bütün yazarlarımızın çoğunlukça öteden beri takip ettikleri Fransız edebiyatı Dadaisme (Dadaizm)'den ve bir sürü "isme(izm)" ile biten türedilerinden mi ibarettir? Bunlardan kaçının adı hatıralarda kalmıştır? Ne şiirin, ne sanatın yenisi eskisi olur. Sadece sanat vardır. Hangi şiir Baudelaire'inkilerden daha şiirdir? Yeni kelimesini ağızlarından düşürmeyenler ya tükenmiş olanlar, ya da kendilerinde yaratma gücü bulunmayanlardır. Yenilik diye ortalığı bulandırmakla gerçek bir şey kazanılmaz. Bulanık suda balık avlandığı sanatta görülmemiştir. Gelecek günlere, yarına inanmayan toplumların yaşamayacakları gibi yarını, yani sürekliliği düşünerek yazmayanların, yazdıklarının yarın açısından sorumluluğunu taşımayanların yaşayamadıklarını tarih ve edebiyat tarihleri gösteriyor. Ama ne tarihin, ne de edebiyat tarihinin okunduğu var. Ölü doğmuş, iddialı sanat ve edebiyat eserlerinin tarihi yazılsa ciltler yetmeyecek.
Ben, sanatı ve edebiyatı insan varlığının en kutsal yaratışlarından biri sayarım. Gerçek sanat eserlerinin de, yarına geçecek değerde olduğuna inanan sanatçıların ellerinden çıkmış olanlar arasında bulunacağına inanıyorum. Zaten bana bu satırları yazdıran da bu inanış oldu. Tabii yarını, geleceği masal sayanlar, günü gününe yaşamakla yetinenler, diledikleri gibi düşünüp yazarlar. Bu, onların bileceği iştir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YILLARIN ARDINDAN
22/11/2008 -Kategori: DENEMELER
YILLARIN ARDINDAN
Kalemi ele almayalı uzun zaman olmuştu sanırım. Ne ben o eski bendim ne zaman olgulara acımıştı. Bildiğim her şey süratle ve bana aldırmadan değişiyordu çevremde. Alışık olduğum ne varsa beni yalnız bırakıp başka bedenlerde yaşamaya gitmişlerdi sanki. Duraksız zamanın duyguları bekleyen tek durak sakini, tek bekleyeni ben kalmıştım. Kaybolmuş şehrin türküsü dudaklarımda eskicinin geçmesini bekliyordum. Oysa eskici bile terk etmişti bu enkaz yığınını. Kimseden aman, kimseden acıma yoktu geldiğimiz zamanda. Ben inatla insanlığa dair, güzelliklere dair sevdalar peşindeydim. Kişisel bir şeydi bu tabii ki. Yoksa toplumun genelini böyle dipsiz bir kuyuya çekme amacında değildim. Yasalarımız zaten böyle bir kaosa izin vermiyordu. Kimin yasalarıydı bunlar bilmiyordum ama uymakla zorunlu olduğumu hissediyordum. Yasa koyucular bizden daha iyi düşünen insanlar olmalıydı, onlar koymalı biz uymalıydık, uymazsak zaten uydurtacak birileri çıkacaktı. Yetkili mercilerden çektiğimiz kadar kimseden çekmeyecektik zaten hayatımız boyunca.
Her şeyi bir mevsime bağlamıştık. Denize yazın girmeli, kışın evimizde oturmalıydık. Soğukta palto, sıcakta tişört giymeliydik. Tişörtü bile karşılayamamıştık bir başka sözcükle. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Gökyüzünün tek rengi olan mavi mevsimlere göre değişse de bizim için hep maviydi. Geceleri bile “gece mavisi” dediğimiz şeye tapınırdık. Her birimiz tanımlamaların dışına çıkmaktan öyle korkardık ki, sonunda tanımlamalar bizi yerdi. Boşlukta kalan tek bir kelime bile hayatımızı kaosa sürükleyecek gibi dururken, kelimeler resmi geçitinde kendine yer bulan diğerleri bize bıyık altından gülerdi ve yarattığımızın esiri oluşumuzu gözümüze sokarcasına simgelerlerdi. Korkuyorduk, evet,dehşetle korkuyorduk. Ama neydi bu korkumuzun nedeni? Kalkıp binlerce nesne ve kavramı sayabilirdik. “Bakın, işte bu sinek korkutuyor beni, sıtma olursam ne olacak? Kim kurtaracak beni? Ekmeğimim, aşımı ve umudumu kim sağlayacak?”
Umudun ve sevdanın ardı sıra gidiyorduk. “Genel müdür olup Mercedes alsam” ya da “şu kız benim olsa” diyorduk. Diğer insanlar ve onların umutları, sevdaları, yoklukları ve çoklukları ürkütüyordu bizi. Her an birileri bizi dolandırabilir ya da ortaya çıkıp sen şu tarihte yatağının ıslattın ver bakalım hesabını diyebilirdi. İtibarımızı dolara endekslememiz şarttı artık, yoksa her an değer kaybedebilir, 70 sentlik bir insan haline gelebilirdik. O zaman insanlık borsasında ne değerimiz kalırdı? Neye tutunurduk? Tüm bunları aşmalı ve kaygısızca ve dilencilere acıyarak ve altımızda arabamız, güzel eşimiz ve çocuklarımızla sefahate dalarak, rahat rahat ömrümüzü geçirmeliydik. Biz bunun için eğitilmiştik. Diğerlerine ne olduğu sonuçta onların problemiydi.
İşin en garibi ise tanımlamaların toplumdan topluma, kişiden kişiye değişmesiydi. Oysa farklı söylenseler de sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyordu ve biz bu kapıyı zorlamıyorduk bile. Sadece onların ardına takılmakta buluyorduk mutluluğu. Bunun sorumluluğunu da “düzen” adını verdiğimiz bir kavramın üzerine yıkıyorduk. Yaptığımız her hareket düzenin bir gerekliliğiydi. İnsanları dolandırırsak eğer, bu bizim değil, düzenin suçuydu. Bizim içimizde kötülük yoktu aslında. Düzen bizi kötü ve acımasız davranmaya zorluyordu. Belki o olmasa hepimiz iyi ve güzel insancıklar olacaktık. Ne kötü bir şeydi şu “düzen”. Umutlarımız vardı bizim ama onun yüzünden erişemiyorduk. Çocuktuk,nelerden korktuğumuz belliydi. Aç kalmaktan korkardık, karanlıktan korkardık, dayak yemekten korkardık. Ölüm uzak bir ihtimaldi, aklımıza bile gelmezdi o. Kelimelerin bizi korkutması ise ancak bir anlıktı. Öcülerle addaya gider, bölerle uyur, bostanlara girer ve annemizin inadına lahanayı yerdik.
Her şeyi mevsimlere bağlamıştık. Bahar, sevdaların da, doğa gibi, çiçek açtığı mevsimdi. Kuş sesleri bizi coşturur, çiçekler fallarda yıpratılırdı. Sonraları telefonlarla bir nebze de olsa kurtardık çiçekleri. Sokak falcıları, sokak satıcıları, duygu pazarlayıcıları, düşünce tüccarları gördük sonra. Her şey çılgın bir debiyle değişiyordu. Bu sırada oldu olanlar. Önce kendimi biz kavramının dışına çekmeye uğraş verdim. İşin püf noktası buydu belki de. Çünkü ben’e yaklaştıkça biz’i daha rahat algılamaya başladım. Biz’in bir ben’ler topluluğu olduğunu anladım önce. Her bir ben bir araya gelince, biz’leşiyordu. Biz daha sonra insanları bencillikle suçluyordu. Normalde biz’e uymayanın ben’e de uymaması gerekiyordu ama iş pratikte o kadar da kolay değildi. Bazen “ben” benliğini hatırlıyordu çünkü.
Biz hep ikinci ve üçüncü tekil şahısları sorguladık bugüne dek, hep suçluydu onlar, biz hep masum ve iyi niyetliydik. Ama bir yerde tıkandık hep, çünkü kendimizi sorgulamadık, ne olduğumuzu, ne olmadığımızı, ne yaptığımızı hiç sormadık kendimize. Sonuçta başarı hep uzak kaldı bize. Çünkü biz başarısızlığımızın ve saldırganlığımızın farkında bile değildik Biz, biz değildik ve bu döngüde “ben” ben olamazdım.
Herkesi yargılıyoruz, her şeyden hesap soruyoruz, sadece kendimizi dışarıda bırakıyoruz bu müthiş sorgulamada. Çünkü kendi hakkımızda bir yargıya varmanın ne denli zor olduğunun bilinçsizce de olsa ayırdındayız. Çünkü diğerlerini yargılamak, onlara, onların dışında kulplar takmak öyle kolay ki.... Hiçbir yaptırımı yok bunun. Mesela kolayca “şu kişi şöyle biridir.” diyebiliriz, gülüp alay edebiliriz, kızabilir, sitem edebilir hatta küfredebiliriz. Çünkü yüce adalet duygumuz, kendimiz dışında herkesi küçük görmeye, kıskanmaya ya da haddinden fazla büyütmeye yeterli ve haklı görür kendini. Bize bulaşmadığı sürece tüm nesne ve özneler görece olarak iyidir ama her an bizim için potansiyel birer sanık durumuna düşebilirler. Ve hem savcısı, hem avukatı,hem jürisi, hem de hakimi olduğumuz kendi mahkememizde acımasızca ve hiçbir açık kapı bırakmadan yargılara varır sonra bu görece yargılarımızı, oyunumuz bozulduğu zaman, o güne uyarlayarak başka bir kapıya çıkartırız. Bunu denetleyebilecek bir yasa çıkartılmamıştır henüz. Çünkü her insan kendine göre bir senaryo yazar yaşantısı üzerine, çünkü her insanın zamanla değişen kendi yasaları vardır. Bu yasalarda dokunulmazlık seviyesine erişen tek özneyse doğal olarak “ben” dir.
Sonra insan – ki her insan yapamaz bunu – bir gün “ben” i yargılamaya başlar. İşte o an geçmiş yargılarının, saplantılarının, komikliklerinin ayırdına varır. Kendiyle alay etmesini, kendini kendisi gibi ortaya sürebilmesini ve nihayetinde kendisi dışındakileri yargılamaktan çok önemsemesini ve sevmesini öğrenir.
Aynayı kendime çevirmeliyim artık, tam alacalandığı noktasına yüzümün. Yitip giden üretkenliğimin gidişine hüzünlü gözlerle bakma budalalığından kurtarmalıyım kendimi. Yoksa bir başıma kalma sıkıntısı gibi bir derdim olmayacak. Sorguları ve cevapları iteceğim bir kenara. Yazdıklarımın ifade ettiği gerçekler yiyecek beni. Bu ben değilim ! Böyle durağan, böyle sessiz kalamam artık. bastırılmış bir korkuya itilmiş bir benliğe yani “onluğa” mahkum edemem kendimi. Nedir bu? Neyi değiştiriyorum? Çırpınan bir karaltı olmak var işin sonunda ya da cesurca göğüslemek yaşamı. Ben ikisinde de rol almıyorum sadece yaşıyorum. Hayır! Bu böyle olmayacak. Zamanı ve kendimi sorgulama anı artık. Bunu ya şimdi yapacağım ya da sonsuza kadar susacak yüreğim.
“Hayat bizi bekliyor, gitmemek olmaz” demişti şair haklıydı da kendince. Bir yaşam gerçeği vardı ortada, zorlanan kapılar vardı. Ikınarak doğurmak gerekiyordu mutluluğu, mutsuzluğu. Hiçbir şey kendiliğinden değildi, sebepleri vardı, emek istiyordu. Var olan yaşamak gerçeğinden marjinal fayda sağlamak önemliydi artık ve doyumsuzluk da doyumun bir boyutu olduğundan insanlar bu faydanın sonsuzluğuna inandırıyorlardı kendilerini. Artık demode olmuş, harekeretten, ihtirastan ve döngülerden uzak duygular peşinde koşmuyordu kimse benim gibi. İnsanlar artık daha bir bilincindeydi yaşamın. Bir şarkı sözünde belirtildiği gibi artık birbirlerini Tanrıya şikayet edebilmekteydiler. Hiyerarşik düzeni bozmuş olmanın rahatlığıyla, abone olup, ailevi kurguları bozabilmektedirler. İsyan duygularının bu gelişmişliği karşısında benim iniltilerim yalnızca fısıltı boyutunda ele alınabilir artık. Artık yarı tanrı pop şarkıcılarının “ben sizin babanızım” bile diyebildiği aktif ve saldırgan bir sürece girilmiştir. Herkesin gözü daha bir açıktır, televizyonda banka satılmaktadır, insanlar bunu seyretmektedir. Her şey şeffaftır. Çetelerimiz bile var artık. İtalyan mafyasına ya da Amerikan CIA filmlerine özenmek zorunda değiliz. Çağa ayak uyduramama sorunu benimkisi. Bir de bugünlerde kafayı konuşmamaya takmışım. Kimim ben? Ne olduğumu sanıyorum? Neymiş efendim konuşmak hiçbir şeyi halletmiyormuş. Bir sor bakalım halledilecek bir şey kalmış mı? İnsanlar her şeyi halletmiş, ben yine geç kalmışım. Bu yüzden yapay sorunlar üretiyorum. Geçenlerde paradigmalardan bahsetmişlerdi. Galiba bir ben kalmışım paradigmalar sahip oysa herkes enigmalara (ne demekse bu) karışmış. Evet, kim inkar edebilirdi yaşadığımızı. Bir başka şair “şu ana kadar ölmemiş olmam bir anlamda yaşadığımın bir göstergesidir, bir anlamda da hiç de öyle değil” demişti. Öyle çok şey söylenmişti ki yaşamak üzerine. Ve her şey üzerine öyle çok şey söylenmişti ki her ağzımı açışımda sadece taklit ettiğimi sanmaya başlamıştım. En saçması bile söylenmişti.
Zırvalama hakkım bile alınmıştı elimden. Bu küresel komedide kendime “ikame edecek yer bulamayan” ben, gerçek sözler ve gerçek yaşamlar üzerine ne bilebilirdim ki? Yazılacak bir şey kalmış mıydı acaba? Yoksa artık her şey tekrardan mı ibaretti? Ara sıra kalemin ucuna geliveren satırlar, bir gerçeği ifade etmekten çok, eğreti bir hayali doğrulamaya çalışıyordu. Kimse ilgilenmiyordu artık bunlarla belki de. Herkes kendi doğrusunu bulmuş diğer doğruları yalanlamak için sırada bekliyordu. Hayati bir önemi vardı bunun. Yaşamak adına yapılacak fazla bir şey kalmamıştı zaten. Sanki uluslararası bir senaryonun son dakikalarına gelinmişti. Biraz sonra bu film bitecek ve herkes kendi yorgun yaşamına, filmin kahramanlarını taklit etmek için, geri dönecekti. Karanlık sinemadaki karakterler bir bir gün ışığına çıkacaktı
“Beyaz perdedeki gibi şaşıracak, oradaki gibi gülümseyeceklerdi. Bütün ipuçları aynı oradaki gibi açık ve net bir gerçeği işaret edeceklerdi.” Karanlıkta hiçbir şey kalmayacaktı. Çünkü insanlar rollerini çok iyi biliyorlardı artık. En basit figüranlar bile büyük bir ciddiyetle eğileceklerdi rollerinin üzerine. İlahi adalet yerini bulacaktı. Peki, peki ama benim rolüm neydi bu hengame içinde? Ben neyi temsil ediyordum? Hangi kahramandı bana damgasını vuran? Ben açıkta mı kalmıştım yani? Çokoprens almaya mı yollamışlardı beni? Eğer rol dağıtımından haberim yoksa, yaşanan aksaklıklardan nasıl sorumlu tutuyorlardı beni? Biri cevaplamalıydı bu soruyu. Etrafımızı saran bu yalan perdesini yırtıp atmak hiç de kolay değil biliyorum. Bu bana acı verse de yırtmak için yeterince çaba harcamıyorum. Tüm cevapları bir başkasından bekliyorum. Oysa bu yaşam benim.
Ufak oyunların ufak insanlarıyız aslında hepimiz. Eğreti sevinçlerimiz, saçma dertlerimiz var. Kolay yargılara varıyoruz. Kolay siliniyoruz. Derinlemesine irdelediğimiz hiçbir şey yok. Her şey yüzeysel, her şey yapmacık. sevdayı, aşkı bile küçük karaktersizliklere indirebiliyoruz Devinen bir yıkkınlıkla ilerliyorum. Bu gidişe dur demek istemiyorum belki de. Yıkkın, yılgın ve bıkkın görünmek ya da diğerlerinin beni öyle sanmasını sağlamak garip bir mutluluk veriyor bana. Oynayabildiğimi hissediyorum. Demek ki kandırabiliyorum onları,beni kendileri gibi birisi sanıyorlar, oysa ben bile bilmiyorum nasıl birisi olduğumu. Zayıf olduğumu hissediyorum yarım bırakma konusunda da oldukça başarılıyım.
Aslında hep İngiliz gibi başlıyorum ama gerisi gelmiyor. Kesin kurallarım yok ama diğerleri böyle bir şeyin olduğunu sanıyorlar. Uzun söylevler vererek onaylıyorum ben de onları. Şöyle yaparım, böyle ederim diyorum. Gözümün içine baka baka inanmadıklarını haykırıyorlar. Cümleleri ise beni onaylıyor. Belki de bu yakıyor içimi. Birisi karşıma çıkıp “bir halt edeceğin yok senin” diye haykırsa hemen kendime geleceğimi sanıyorum. Tüm bildiklerimi ve okuduklarımı unutup o kişinin doğrularıyla yaşayacakmışım gibi geliyor. Oysa bu hakkımdan mahrum ediyorlar beni. Belki de kendi doğrularımın yalanlanması düşüncesi bunlardan alıkoyuyor. Peki ne yapmak lazım o zaman? En büyük ilaç olan unutmaya mı sarılmak lazım? Zaten toplumsal unutkanlıkta başı çekmiyor muyduk? Ben de bu toplumun bir üyesi olarak bireysel unutkanlık hakkımı kullanmalıydım.
Neleri unutmadık ki. Herkes bir şeyleri unuttu. Bense unutulmaması gereken şeyleri unuturken ( ya da unutuyormuş gibi yaparken), unutulması gereken birçok şeyi unutamadım. Aklımda kalan şeyler hep görece önemsiz şeylerdi. Borçlarımı unuttum, alacaklarımı unuttum. Bu yüzden hep eziklik duydum. Uzun zaman evvel biten, yiten, giden (ne derseniz deyin) şeyleri bir türlü unutamadım. Sözcükleri, en çok da insanların söyledikten sonra bir köşeye attıkları kullanılmışlıkları bir türlü unutamadım. Hani bana şöyle demiştiniz diye hatırlattım ama kimse hatırlamadı. Ama benim söylediklerimi ve yaptıklarımı pek unutmadılar. Beni unuttular bu arada, benim de “birisi” olduğumun farkına varmadılar belki de. Oysa be en çok hatırlanmak istiyordum. Benim ben olduğumun tüm ay sınıfı yargı organlarınca kabul edilmesini istiyordum. Oysa ben de unuttum bazılarını. Adlarını unuttum, yüzlerini unuttum. Zaman geçti diye avuttum kendimi oysa zaman insanlardan daha önemli ve kalıcı değildi. Beni bu yana sürükleyen bir şeyler olmalıydı. Daha bu yanın tarifini oturtamıştım. İyi ya da kötü diyemiyordum. Yorgunluk ve heyecan birbirini takip ediyordu ama bunu yaparken belli bir kurala uymuyorlardı. Herhangi bir devamlılığı yoktu. Kesintiler belirsiz sürelerdeydi. İnsanlar etrafımda bir şeylerden bahsediyordu. Sesleri sanki benim olmadığım bir yerden playback olarak veriliyordu. Kimse söylediklerinin anlamını vermiyordu bana. Daha çok biçimsizlik hakimdi olanlara.
Kelimenin bittiği yerde devinen bir yalnızlık başlıyor sanki. Ama sarhoş bir hava veriyor insana. Gözler, sanki daha bir şehla bakıyor tüm olan bitene. Yine de bir yanımız tüm açlığıyla saldırıyor insanlara. Ve ben dinilmek, iniltisiz bir yaşam sürmek isterken sanki daha bir fazla batıyorum olaylara. Yılgın bir yanım var, kendimden yana. İçe döndüğüm her dönem dışarıya açılma isteğim artıyor. Sözcükler arıyorum iletişim için. Kendi sözcüklerimle yakalanıyorum. Gözlerim sönükleşsin istiyorum, kimse bir şey okuyamasın. Anlamsız bir edilgenlik, anlamsız bir devinimin kucağında öylece salınayım istiyorum. Dost arıyorum ama konuşmadan anlaşabileceğim. Her biri benden beş beter insanlar olmalı, onlar konuşmaya başladı mı ben susmalıyım. Yitip giden sadece zaman olmamalı. Geriye benden yana bir şeyler kalmalı artık. Amacım ölümsüzlük değil bir kalıt bırakmak bu dünyaya sadece.
Yılların ardından değişen sadece yüzler değil. Konu olan yitirdiğimiz nesneler değil, kendimizi yitiriyoruz. Bu ne idüğü belirsiz yalınlıkta ben kendi fotoğraflarıma bakarak bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Yıllar öncesinin o afacan çocuğu değilim değilim artık mesela, şimdi güldüğüm zaman bir neden istiyorlar, suratımı asıyorum bir açılama bekliyorlar. Yıllar öncesinin sevimli öğrencisi de değilim. O zaman evimi özlediğim de ağlayabiliyordum, şimdi ağlayınca çocuk musun diyorlar. Ama ben de uydum onlara, uzun zamandır bir damla yaş akmadı gözümden, çok istedim ama olmadı. Biliyorum, değişen sadece yüzler değil, benim değişen ve yüzümün yaptığı sadece buna uyum sağlamak. “Bat dünya bat” Ama ben nereden bileceğim. Yazmayalı çok oldu, yazar eskilerini ne yapıyorlarsa onlardan olmak istiyorum artık. Mümkünse tekrar yazmak istiyorum, yaşadım diyebilmek için ama bunca şey izin verecek mi acaba? Yazmak yaşamaktır, değişmek, böylece değişmek, ölüm.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KİTAPLIK VE OKUMA
22/11/2008 -Kategori: DENEMELER
KİTAPLIK VE OKUMA
Evde bulunduğum zaman hayatım daha çok kitaplığımda geçer; oradan ev işlerini yönetmek imkanını da bulurum. Giriş kapısının hemen üstündeyim; hem bahçeyi, kümesi, avluyu görürüm, hem de evimin öteki bölümleri içinde sayılırım. Hiçbir düzene uymadan, hiçbir amaç gütmeden bir bu kitabı, bir şu kitabı karıştırırım; zaman olur hayal kurarım, zaman olur kurduğum hayalleri ya kendim yazarım ya da bir aşağı bir yukarı dolaşarak başkasına yazdırırım.
Kitaplığım bir kulenin üçüncü katındadır; birinci katta tapınak, ikinci katta da yalnız kalayım diye sık sık yattığım bir oda ile eklentileri, kitaplığın üstünde ise büyük bir sandık odası vardır. Eskiden kitaplık, evimin lüzumsuz yeriymiş. Bense hayatımın çoğu günlerini, günlerimin de çoğu saatlerini burada geçiriyorum.
Kitaplığım yusyuvarlak bir oda; masamla sandalyemi alacak kadar yer var; bir bakışta kitaplarımın tümünü birden görebileceğim şekilde düzenlenmiş beş raflı dolaplar çember halinde duvarları kaplar. Odanın, on altı adım çapında boşluğa bakan çok geniş ve çok güzel manzaralı üç penceresi var. Kışın daha az bulunurum bu odada; çünkü adından da anlaşılacağı gibi evim bir tepenin üstündedir; hiçbir odası da bu oda kadar yer almaz; bir gayret sarfetmemi gerektirdiği, ıssız bir yerde olduğu için hoşuma gider; böylece, hem çalışmamın verimli olmasını sağlar, hem de topluluktan beni uzak tutar. Oturduğum yer, böyle bir yer işte; orada tam bir egemenlik kurmaya, yalnız orasını karımdan da çocuklarımdan da, toplum hayatının geleneklerinden de uzak tutmaya çalışırım. Başka nerde olursa olsun egemenliğim sözde kalır: aslında zaten şüpheli bir egemenliktir bu. Evinde kendi kendisiyle başbaşa kalacak, kendi kendine övgüler söyleyecek, şundan bundan kaçıp gizlenecek bir yeri olmayan kişi benim gözümde zavallının biridir. Gösterişe düştün olanların bu huyları çok pahalıya oturur onlara; Pazar yerlerindeki heykellere benzerler de ondan: "Büyük başın derdi büyük olur".
Gençken gösteriş olsun diye okurdum; sonradan, biraz da kendimi yetiştirmek için okumaya incelemeye başladım; şimdi ise vakit geçirmek, oyalanmak için yapıyorum bu işi; çıkarımı sağlamak aklımdan bile geçmedi. Kitaba karşı içimde, beni paradan çıkartan aşırı bir sevgi vardı; yalnız kendi ihtiyacımı karşılamak için değil, üç adım uzaktaki çevremi doldurmak, süslemek içindi bu sevgi; bir hayli oluyor, onu da bıraktım.
Seçmesini bilen için kitabın çok hoş meziyetleri vardır; ama her nimet bir zahmet karşılığıdır; bu zevk de ötekiler gibi belli ve arık değildir; kendisine öz, çok ağır yükleri vardır; okudukça ruh gelişir, ama kalıp, benim hiçbir zaman yüzüstü bırakmadığım kalıp, hareketsiz kalır, yıkılır, ezilir büzülür. İhtiyarlığa yöneldiğim şu anda fazla okumak kadar zararlı, kaçınılması bunun kadar gerekli bir şey bilmiyorum ben.
Montaigne
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İÇİMİZDEKİ GÜZELLİKLER
22/11/2008 -Kategori: DENEMELER
İÇİMİZDEKİ GÜZELLİKLER
Gönlümüzün güzelliği sevgi ise, beynimizin güzelliği de düşünebilme yeteneğimizdir. O yeteneği her an, her dakika kullanalım. Unutmayalım ki düşünen insan, özgür insandır.
Kişi düşünebiliyorsa pek çok sorununu çözümleyecek, pek çok şeyi bilecektir. Herkesi dinleyin. Annenizi, babanızı, arkadaşlarınızı dinleyin. Sonra da düşünün ve sorular sorun... Neden? Nasıl? Nerede?
Sonra da oturup kararlarınızı kendiniz alın. Kararları yalnız aldığınız zaman, eziyetler de güçlükler de sonuçta bütünüyle size aittir artık. Karar alırken sorumluluk almayı da bilin. İşte bu, büyümek ve olgunlaşmaktır; özgür insan olma yolunda atılan ilk adımdır.
Büyüklerinizle, yaşıtlarınızla, kendinizden küçüklerle konuşun, tartışın. Konuşarak pek çok şey öğrenildiği gibi, pek çok sorun da çözümlenebilir. Toplumumuzda, bu tür konuşma pek yaygın değil ne yazık ki! Ya susuyor, ya bağırıyoruz. Konuşmayı bilmiyoruz. Sizler bunu değiştirin.
İçimizin bir başka güzelliği de iyimserliktir. Yüreğinizin ibresi hep iyimserlikten yana olsun.
Asırlardır kötümserler, köşelerinden dünyanın kötüye gittiğinin doksan dokuz nedenini sayarlarken iyimserler epey yol almış; pek çok iş başarmışlardır. En azından denemişlerdir.
Zaten yapılan araştırmalar, başarılı olanların üstün zekalılardan çok, sıradan ama olumlu ve iyimser kişiler olduğunu ortaya koyuyor.
İçimizdeki güzellikler arasında neşenin yeri bambaşkadır. Hele gençliğinizin getirdiği neşe ve kahkahaları sakın kısıtlamayın. Bazı kişilerin "Sırıtıp durma!" gibi bilgece (!) uyarılarına aldırmayın. Tam tersine daha çok gülün. Bol bol kahkaha atın. Sorunlarınıza bile gülerek bakabilirseniz yükünüz anında hafifleyecektir.
Güldürü dergileri, neden bu kadar çok okunuyor sanıyorsunuz?
Onca sorunun, çevre kirliliğinin, savaşların, ölümlerin, çıkarcılığın, cahilliğin yer aldığı dünyamızda sevgi, iyimserlik ve neşeye her zamankinden fazla gereksinmemiz var. Bu nedenle hayatınızı daha güzel yaşamak istiyorsanız, önce içinizdeki güzellikleri geliştirin, ortaya çıkarın.
Sevinin, düşünün, konuşun, iyimser olun ve doyasıya gülün!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı